Zeliha Berksoy Elele Mayıs 2007

 

 

 

Aykırı annenin kızı: ZELİHA BERKSOY

 

“Çılgınlıklar beni hep korkuttu”

 

Semiha Berksoy gibi çılgın ve dominant bir anne bakın kızının hayatını nasıl etkilemiş! Ünlü oyuncu Zeliha Berksoy, annesinin şekillendirdiği hayatta hala ona aşık, hala ona rakip ve hala onunla didişiyor.

 

Semiha Berksoy yaşasaydı Mayıs’ın 24’ünde 97 yaşına girecekti. Bu nedenle bu röportaj ona doğum günü armağanı… Opera sanatçısı, ressam ve tiyatrocu; birçok sanat dalını kendinde barındıran şahane bir kadın. Tıpkı resimleri gibi hayatı da sürreal…. Şaşaalı kıyafetleri, opera sanatındaki başarıları, ressamlığı, oyunculuğu, hayatı yorumlayışındaki farklılığı, baskın karakteri, güçlü aurasıyla aykırı bir sanatçı, kadın ve herşeyden önemlisi anne! Ve kızı Zeliha Berksoy.

 

O da annesi gibi hayatı sanatla yoğurulmuş etkileyici bir kadın. Oyuncu, eğitmen, yönetmen, yönetici…. Mimar Sinan Üniversitesi’nde Tiyatro Bölüm Başkanı. Öğrenciler yetiştiriyor, gençlere yeteneklerini kullanmayı öğretiyor ve sonra da kariyerleri konusunda mihmandarlık yapıyor onlara.  Beşiktaş Belediyesi Kültür Sanat Platformu’nun kurucularından aynı zamanda. Beşiktaş ve İstanbul için birçok etkinlik yapıyor. Özel tiyatroları davet ediyor, oyunlar sahneliyor, sempozyumlar, konserler düzenliyor, genç yeteneklere ön ayak oluyor.

 

Yaratıcılık ve sanat konusunda annesinin yolunda ilerlese de gündelik hayatında tam tersini yapıyor Zeliha Berksoy: Çılgınlıklardan kesinlikle uzak duruyor!

“Yaşam tercihlerim bilinç altımda anneme bir tepki” diyor zaten. Peki Semiha Berksoy ne gibi bir yaşam sunmuş ona?  Deha bir kadınla yaşamak, dominant bir anneyle hayatı paylaşmak nasıl etkiler bir kadını?

 

İronik ama annesinden bahsederken geçmiş zamanda değil, geniş zamanda anlatıyor yaşadıklarını. Hala hayattaymışçasına…. Belli; annesinin ölümünü kabul etmiyor! Bunu soruyorum.” Evet bunu ben de fark ettim. Onun sesi ve jestlerini canlandırarak onu yaşatıyorum” diyor. Tuhaf ama, iç ses gibi onunla hala konuştuğunu bile hissediyorsunuz bazen! Sanki içiçe yaşıyorlar… Ama röportaj sonunda anlıyorum ki o annesine aşık, o annesine rakip ve o hala annesiyle didişiyor…

 

Sizi son yıllarda neden sahnede izleyemiyoruz?

3 yıldır oyun oynamıyorum. Annem yaşasaydı en çok buna üzülürdü. Çünkü annem benim her an oynamamı ister. Hep oynadım bu güne kadar. Fakat insanın hayatında dönüm noktaları oluyor. 94 yaşında öldü ama kimse öleceğine inanmıyordu. Annemin ölümünden 3 ay öncesinde müthiş kilo almaya başladım. Ve aşağı yukarı 20 kilo aldım. Hayatımda ilk defa böyle bir şey yaşadım. Sahne insanıyım, almamam lazım. Kilo sahnedeki performansımı etkiliyor. Tabii ki üzüleceğimi biliyordum. Ama farklı birşeye dönüşerek devam ediyor bu  üzüntü. Ben hep bunu söylüyordum. Annem öldüğünde bana kesin bir şey olacak diyordum, meğer 20 kilo alacakmışım. (Gülüyor…)

 

Annenizle son yıllarınızı nasıl geçirdiniz?

Annemle son 10 yılı farklı yaşadık. Ağır sağlık sorunlarına; 3 büyük ameliyat geçirmesine rağmen yurtiçi ve yurt dışındaki sanat çalışmalarına devam etti. Yine de çok enerjikti. Çok ama… Ona heyecan veren projelerde çocuk gibi heyecanlanıyordu. Ben hep yanındaydım. Son yıllarda yurtdışında müzeleri dolaştırıyordum. Kendini kaybediyordu. 1996’da ameliyat olduktan sonra 1999’da Lincoln Center’da New York’ta 5 gece sahneye çıktı ve Wagner söyledi. Kıyamet koptu. New York Times “Doruk Noktası!” diye yorum yaptı. Sonra Avrupa turnesine çıktı. Sanat çalışmalarına devam etti. 2003’te en son şu anda bulunduğumuz bu odayı hazırladı. Ve bana “Ben son noktayı koydum, annem şunu da yapsaydı diye üzülme. Ben tatmin oldum, artık gidiyorum” dedi. 7-8 ay sonra da öldü.

 

Çok mu iç içe yaşıyordunuz?

Ortak bir yaşamımız vardı. Onu bırakmak mümkün değildi. Hem çok kaprisli, hem çok hareketli bir kadın. İstekleri sonsuz bir kadın. Çok enteresan, enerjik bir kadın. Hırçın bir çocuk gibi. Ruhu o kadar gençti ki, bedeni buna izin vermiyordu. O zaman da eli, kolu, gücü siz oluyorsunuz, o oturup sanat üretiyor sadece! Pervasız ve özgür bir kadın. Onun için birlikteydim tabii.

 

Anneniz aynaya baktığı zaman nasıl bir kadın görüyordu sizce?

Süslü püslü şahane bir kadın. Süsüne düşkün. Makyaj yapmak için bakar aynaya. Optimist bir mücadeleci olarak bakar. Hayata karşı direnmek, zorluklara karşı direnmek, engelleri ortadan kaldırmak… Bir güç timsali olarak bakar.

 

Her şeyi yöneten bir kadın mıydı?

Annem gündelik ya da burjuva hayatında yönetmekten hoşlanmazdı. İstediği hemen olacak. Mesela resim yapmak için tuval hemen hazır olacak… Günlük işlerle alakası yok. Ama çok pratik ve lezzetli yemek yapar. Bir gün bana “Şekerim zeytinyağlı lahana dolması yaptım” dedi. Lahana yapraklarını dizmiş, arasına dolma harcını koymuş. “Anne bu nasıl dolma” dedim, “Aa ben mahalle karısı mıyım oturup sarayım, böylesi daha çık” dedi. Çok eğlenceli. Ama sanatı ve kişiliği adına herşey etrafında dönsün ister. Çok da cazibeli. O cazibesinin etrafında dönülmesini isteyen bir yaratılışa sahip.

 

Hep etrafında dönerek mi geçti hayatınız?

Yok. Ben de öyle dönen bir cins değilim. O benim kendi yörüngemde dönmemi isterdi. Sanat olaylarının içinde olduğum zaman çok mutlu oluyordu. Bu ayrı bir güç veriyordu ona. “Sen her gece sahneye çıkmak zorundasın. Sen sahneye ait bir insansın. Sahne kadınısın” derdi. Aynı zamanda çok da acımasız bir insan. Beğenmediğini de herkesin içinde şak diye söyleyiverir.

 

Yaşadığı döneme göre aykırı bir kadındı. Bu cesareti nereden bulmuştu? Siz kızı olarak ne düşünüyorsunuz?

Kendi yaratılışından. Genç kızlığında da çok cesaretli. 12-13 yaşında sinemaya çıldırıyor. O zaman Kadıköy’de oturuyorlar. Kuşdili Çayırı’na sinema geliyor. Colin Mor diye bir artist var, Amerikalı. Kaküllü, kısa saçlı. Odasında tavanlara kadar onun resimleri var. O sırada Colin Mor’a mektup yazıyor ve  resmini yolluyor ona. Düşünün 1925’ler falan… Ve tıpkı saçını öyle yapıyor. Lise yıllarında, tiyatro okulu zamanında, Beyoğlu’nda “Colin Mor Semiha” olarak biliyorlar. Dolabın içi kel-kör kedi dolu. Resim yapıyor, şarkı söylüyor, radyodan aryalar dinliyor. Mısır sanatına meraklı, karikatür çiziyor. O tarihte bir çocuk bunları yapıyor. Kız lisesinde 6 şube birincisi. Hoca olmadı mı, Semiha’yı istiyorlar tarih öğretsin diye diğer sınıflardan. O kadar zeki. Evin çatısına çıkıp şemsiye açıp ders çalışırmış. Bir mahluk yani!

 

Anneniz gündelik hayatında da artistik yaşayan bir kadınmış. Ama siz bunun tam tersi bir tarzda yaşıyorsunuz. Bu bilinçli bir tercih mi?

Tepki herhalde. Bilinçaltı. Anneme bir tepki sanıyorum. Kaçmak yani. Mesela giyimimde kuşamımda dömi-spor tercih ederim. Anneme böyle düz ayakkabı giydiremezsiniz.

 

Kıyafetleri, saçı, makyajı çok farklı. Siz çocuk aklınızla ne hissediyordunuz?

Görkemli, dev gibi bir kadın diye hissediyordum. Korkardım, çekinirdim.

 

Diğer annelerle kıyasladığınızda?

Çok üzülürdüm benim annem niye böyle giyiniyor diye. Üzülmek de değil garibime giderdi. Giyim, kuşam, görkem, davranış biçimi çok aykırı. Hele o zamanın Ankara’sında nerede öyle giyinmek falan… Çok dikkat çektiği için utanırdım. Hep frapan giyinirdi.

 

Evde de öyle miydi?

Öyleydi.

 

Kırmızı yuvarlak allığı falan…

Onlar çok sonra çıktı. Annem onu ölümünden 10 sene evvel yapmaya başladı. Annemde ağır bir kalp yetmezliği başladı. Böyle olunca ölümle hesaplaşmaya başladı. Çünkü o hayata, yaşlanmaya dair birşeydi. 1996’da ağır bir kalp ameliyatı oldu. 3 damar değişti. Ondan biraz önce başladı ve devam etti. Sanat eseri olarak yapıyordu. “Benim yüzüm resim ve ben de bu tabloyu boyuyorum. Bu bir makyaj değil” diyordu. Ölmek istemiyor, daha sanat hayatında tatmin olmamış durumda. Yanağını pembeleştirdikçe hayata sevinç ve ümitle baktı.

 

En yakın arkadaşınız mıydı yoksa anneniz miydi?

Anneydi. Ama sanat arkadaşımdı da. Müzelerde şurada burada konuşuyoruz, falan. Ama sanatta rakip olarak görüyordu. Bir gün Halit Kıvanç’ın programına katılmıştık. Halit Kıvanç “Semiha hanım, bir anne olarak Zeliha’yı nasıl görüyorsunuz?” diye sordu. “Ben anne falan değilim, ben Semiha’yım, o da Zeliha, yani biz iki sanatçıyız” dedi.

 

Onun kariyer düşkünlüğü sizi nasıl etkiledi?

Hayatımda öncelik tiyatro kariyerine ait olacak! Öyle bir beyin yıkama vardı. Zaten o hayatın içinde olunca, o düzenin kendi etkileri sizi biçimliyor. Mesela 20 yaşındayken Berlin’e gitmem, orada Schiler tiyatrosunda asistanlık yapmam… En önemli adreslere oturtturdu beni.

 

Eğer bunları yapmasaydınız ne olurdu? Annenizin gözünde başarısız mı olurdunuz?

Eksik kalırdım. Benim sanat hayatıma devam etmemi isterdi. Ben sahnedeyken, kendi oynuyormuş gibi heyecan duyar ve benimle bütünleşirdi. Oyundan sonra da coşkusu ile prömiyerin keyfini yaşardı.

 

Hiç annenizin zoruyla yaptığınızı hissettiniz mi?

Öyle bir ufuk çizgisi sunuyor ki, “Ay, ben oraya gideyim” dedim. Zaten sizin de istediğiniz oluyor. 17-18 yaşındayken devamlı Alman Kültür Merkezi’ne gittim. Sürekli “Yurt dışına gideceğim” diyordum. Devlet Tiyatrosu’nda 2 sene çalıştım. Güzel roller oynadım. Mansiyon aldım. Akis dergisinde umut vaat eden oyuncu olarak kapağa koydular beni. Karşılığını da alıyordum. Özeniyordum bunları yapmaya. Herşey bana onur veriyordu.

 

Tecrübelerini nasıl paylaşırdı?

Annem bana hiçbir zaman, otur ben sana şunu öğreteceğim demedi. O ne yaşıyorsa ben onu yaşadım. Beni küçüklüğümden itibaren bez bebek gibi gittiği her yere götürdü. Ağır sanat konuşmalarının arasında büyüdüm. “Küçücük çocuk ne anlar” diyenlere “Ne demek efendim, anlamasa da hisseder” derdi. Yaşam içinde eğitim çok önemli. Ben öğrenmeden bildim. Sonra öğrendim. Ama öğrendiğimde şaşırmadım. Çabuk öğrendim.

 

Annenizin söylemekten bıkmadığı öğüdü var mı?

Aaa, birinci lafı, “Her zaman aklın başında olacak. Hiçbir zaman dalgın, böyle farkında olmadan yaşamayacaksın. Domates alırken bile aklın başında olacak!”

 

Meyvelerini topladınız mı bu öğüdün?

Avrupa’da 3 yıl kendi kendime bir hayat sürdürdüm. Tiyatro çalışmalarımı da büyük bir titizlikle götürdüm. Korkmadım. Annem için nasıl yaparım diye bir şey yok!

“Ne demek yapamayacağım? Aptal mısın sen?”

“Ama anne…”

“Ne demek efendim, hadi topla bakayım kendini…”

İki ayağınızın üzerinde duruyor, korkmuyorsunuz hiçbir şekilde.

 

Bu kadar güç dayatmasının yanında sevgisini nasıl hissediyordunuz? Uzak bir kadın mıydı?

Çok şefkatliydi. Ama annemle mıncık mıncık anne-kız değiliz. Hadi öyle sevişelim de öpüşelim de. Resmi de değiliz. Ama o sevgiyi hissedersiniz.

 

Aşk kadını mıydı?

Annem çapkın falan bir kadın değildi. Hiç hoşlanmaz öyle şeylerden. Aşık olur, tutkulanır, ama tensel bir ilişkisi yoktur. Güzelliğe aşık. Ölçüleri estetik üzerine, düşünsel!  Nazım anneme “Sen fanfatel rolünde bir kuzusun” dermiş. Akşam 8’de yatar, gece 1’de kalkar. Resim, şiir, yazı… Gecenin sessizliğini kullanırdı.

 

Anneniz sanatı bireysel yaşamış. Ama siz sürekli öğrenci yetiştiriyorsunuz…

Evet, çok farklı. Tepkisel. Bireysel seçimlerim bunlar benim. Tiyatro yaşamımdaki tercihim bunlar. Ben böyle yaşıyorum.

 

Peki annenizin en çok neyini özlüyorsunuz?

Ah aa… Çok özlüyorum. (Sesi buruklaşıyor, gözleri doluyor) Yanımda olmasını özlüyorum. Bir kuvvet, bir dayanak… Ona danışmak isterdim… Zaten bütün aile ona danışırdı. Öyle bir sezgisi vardı. O bize “bir işin önüne bakma sonuna bak” derdi…

 

Yaş aldıkça kız çocuk anneye, erkek  babaya benzer derler. Siz annenize benzzediğinizi düşünüyor musunuz?

Çok fena benzemeye başladım. Belki de ona olan hasretimden böyle tiyatro oynuyorum. Onun laflarını anlatırken onu oynuyorum. Onun sesini taklit ediyorum. O zaman benziyorum. Bazı jestlerin de benzediğini farkediyorum.

 

Size sirayet eden çılgınlıkları var mı annenizin?

İşte onlar beni çocukluk ve buluğ çağından itibaren  çok korkuttuğu için çılgınlık yapmama benim doğamda var! Ben çılgınlık yapmam! (gülüyor) Uç bir şey yapayın, yaşayayım beni heyecanlandırmaz. Ama ben sahnede çıldırırım, o ayrı. Başka bir insan oluyorum sahnede. Özel hayatımda çılgınlık diye bir şey yok.

 

Semiha Berksoy “İki Aykırının Mektupları”nda anlaşılamamaktan dert yanıyor…

Nazım’a para kazanması için çeviri verdiğinde komünist damgasını yiyor. Bir ara hiç sahneye çıkamıyor operada. Resimlerin tarihine baktığınızda 1957’lerde çizilmiş. Bugün modern müzelere giriyor. O yıllarda çiziliyor ve Türkiye’de bunu kimse anlamıyor. Anlamadığı için de ortaya çıkaramazdı, evinde tutardı.

 

Annenizin her anını, acısını biliyorsunuz? Bu pek alışılmış bir durum değil!

Her acıyı yaşattı bana. Bunu iyi yaptı mı yapmadı mı bilmiyorum. O benim güçlü olmamı istiyordu. Bu onun en büyük kompleksiydi. En büyük kompleksi oydu: “Bu çocuk güçsüz olur da ezilir mi acaba?” Bir de geç doğurduğu için korkusu hep “Yalnız kalırsam ne olur?” diye olmuş.

 

Annenizden bahsederken “der, yapar” diyorsunuz. Hala yaşadığına inandığınız için mi?

Evet, hala yaşadığı için yapıyorum. Onu bilmeden yapıyordum. Sonrafarkettim, çok hoşuma gitti. Yaşıyor annem.

 

Nasıl karar vermiş anne olmaya?

Babam hissetmiş onun anne olmak istediğini. Senin vaktin gelmiş demiş. Hep koynunda büyüttü beni. Ben 5-6 yaşına kadar annemle uyudum.

 

Hayattaki seçimlerinizde nasıl etkili oldu?

Mesela eş benim için çok yanlış bir adres oldu açıkçası. Bunda annemi de suçluyorum. Bu kadar aklı başında, bu kadar zeki bir kadın… Korktu, korktu… Korkudan oldu. Yoksa o beni kolay kolay evlendirmezdi. 25 yaşında Yıldırım Aktuna’yla evlendim. Olacak şey değil! Ha oğluma tapıyorum o ayrı mesele de, bizim yaşama estetiğimize hiç yakışmadı. Çok fazla çalışıp güçsüz düştüğüm bir dönemde yolumuz doktor Yıldırım Aktuna ile kesişti. Benimle doktor olarak ilgilendi. Toparlanmama yardımcı oldu. Tiyatro zor ve ağır şartları olan bir sanat. Annem de bana bir şey olacağından korktu. Evlenerek tiyatroya devam etmemi istedi. Ama evlilik hayatımda düşüneceğim son şeydi.

 

Oğluk Oğul Aktuna ile Semiha hayattaymışçasına eserleriyle ilgili çalışmalara devam ediyoruz:

Ferit Adgü, Bedri Baykam, Mengü Ertel, Onat Kutlar gibi, yakın çevresindeki isimler Semiha Berksoy Vakfı’nın kurulmasına ön ayak oldular. Fikret Mualla ile karşılıklı mektuplarından oluşan İki AykırınınMektupları kitabını çıkardık.

Annemin sanat hayatı deam ediyor. San Diego Sanat Müzesi karma bir sergi için 2 resmini istiyor. İnterneet sitesini oluşturduk. İnternet sitesine dünyanın dört bir yanından müzeler ve koleksiyonerler giriyor. Yakında müze de açıyoruz.

 

“Resim çizmeden önce düşünür, düşünür, başını kaşır. “Bak şekerim, buldum, buldum bomba!” der, ondan sonra felsefik birşeyler anlatır. Resmin başına oturur, 15 dakikada çizer.

Odayı kendi hazırlamış

“Semiha Unplugged” filmini Kutluğ Ataman İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ndeki bu odada çekmiş. Semiha Berksoy odadaki her şeyi kendi hazırlamış. 90 yıllık hayatını sürreal, kostümlerle, artistik bir tarzda doğaçlama anlatmış. Milenyum projesinde bu oda 6 ay Bonn’da 6 ay Viyana’da Modern Sanatlar Müzeleri’nde sergilenmiş. Ve oradaki araştırmacılardan Diether Ronnte şu yorumu yapmış: “”Bugün tüm sanatların birliği kavramını düşündüğünüzde Semiha Berksoy bunun dahi bir temsilcisidir”